Altan Erkekli

Yaklaşık 50 yıldır tiyatroya emek veren Altan Erkekli, sanatçıyı sürekli doğruyu arayan ve bu yolda kitleleri peşinden sürükleyebilen insan olarak tanımlıyor ve ekliyor: "Herkes sanatçı olamaz."

Söyleşi: Derya Şahin Şan

Tiyatro oyunlarının yanı sıra sinema ve televizyon dizilerinde canlandırdığı karakterlerin hemen hepsinde değişen ve yozlaşan yaşamların içinde kendi değerleriyle ayakta kalmaya ve yaşamını onurlu biçimde sürdürmeye çalışanların savaşımını anlatan Altan Erkekli, var olanın yanında olması gerekenleri de göstererek insanları değiştirmeyi amaçladığını söylüyor. "Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur", diyen Erkekli ile "Bana Birşeyhler Oluyor" oyunu öncesinde tiyatroya, sanata ve yaşama ilişkin düşüncelerini konuştuk.

Oyunculuk sizin için nasıl başladı ve bir tutku haline geldi?

Erkekli: Oyunculuk, 1967 yılında Diyarbakır Maarif Koleji'nde okurken İngilizce öğretmenim Mr. Auwn'ın, benim yıl ortasındaki okul etkinliklerinde doğaçlama yaptığım çalışmaları, taklit yeteneğimi görüp "You will be a great actor", yani "İleride çok büyük bir aktör olacaksın", demesiyle başladı. Kadıköy Maarif Koleji'ndeki edebiyat ve İngilizce öğretmenlerim beni tiyatrolarla buluşturup Kenter Tiyatrosu'na, Dormen Tiyatrosu'na, İstanbul Tiyatrosu'na oyun seyretmeye götürürlerdi. Müşfik Kenter'i, Genco Erkal'ı, Kerim Avşar'ı sahnede seyrederek, hayatın çok değişik yönlerini, yaşamda tiyatro sahnesinde her şeyin değiştirilebileceğini, bir insanın duygu ve düşüncelerinin, hayata bakışının bir oyun izlenme süresinde değişebileceğini gördüm. Her izlediğim oyunda bir aşk başladı, bir sevgi başladı sahneye karşı. 1975 yılında da bilinçli olarak tiyatro bölümünü seçip kazandım. Aynı yıl Prof. Dr. Özdemir Nutku, yıl sonu oyunu olan Kepenekli Yüzbaşı'da bana baş rolü verdi. Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan Rutkay Aziz, Yaman Okay, Rana Cabbar, Erol Demiröz, Levent Ersin gelip oyunu izlediler ve beni aynı yıl Ankara Sanat Tiyatrosu'nda (AST) Maksim Gorki'nin Ana adlı oyununda Pavel rolüyle profesyonel yaşamda aralarına aldılar. Ankara Sanat Tiyatrosu'nda 25 yıl kaldım. 2000 yılının haziran ayında Beşiktaş Kültür Merkezi'nin (BKM) çektiği Vizontele filmiyle Van, Gevaş'a geldim. 45 günlük bir çalışma içinde birbirimizi sevdik ve aynı yılın Eylül ayında da tamamen doğduğum kente döndüm ve beşinci sezona giriyoruz, BKM'deyim.

Tiyatronun yanında sinemada da çok başarılı bir oyuncusunuz. Sinema oyunculuğu ile tiyatro oyunculuğunu kıyaslayacak olursanız, hangisi sizi daha çok heyecanlandırıyor, mutlu ediyor ve zorluyor?

Erkekli: İkisinin yaratım süreci de insanı çok mutlu eden anlardır. Ama sinema sizi ölümsüzleştiriyor. Tiyatroda yaptığımız işi şöyle tanımlayabiliriz, "Suya imza atıyoruz." Ama sinemada yaptığınız her şey yarınlara bir miras gibi kalıyor ve siz de ölümsüzleşiyorsunuz. Sinema oyunculuğu ile tiyatro oyunculuğu arasındaki fark, tiyatroda 45 günlük bir prova süresi boyunca rolünüze hazırlanarak, o rolün sürecini götürüyorsunuz. Ama sinema oyunculuğunda çok geniş ve atak olmanız lazım. Filmin ilk günü son sahneden bir bölüm çekebilirsiniz. Sinemanın yaratım sürecinde sizi kamerayla buluşturan çok farklı bir aşkın da olması gerekiyor. Kamera her insanı sevmeyebiliyor. Siz ne kadar yaratıcı olursanız olun, kendinizi kameranın gözüyle görüp, kamera gözüyle ekrana, beyaz perdeye ulaşacağınız anları çok iyi değerlendirmeniz lazım. Kamera çok büyük hareketleri seven bir aygıt değil, küçük hareketlerle anları duyguları yakalayıp, izleyiciye onu aktarmak gerekiyor. Sinema oyunculuğunun da zor yanları vardır, tiyatro oyunculuğunun da. Ama yaşamda şöyle bir şey var ki her ikisini de aşkla, sevgiyle yakaladığınızda hiçbir zorluk yok.

Oyunlarınızda, filmlerinizde ve televizyon dizilerinizde genellikle yozlaşmışlığın içinde kendi değerleri ile ayakta kalmaya çalışan ve sevgi, aşk, hüzün, demokrasi, barış gibi kavramlara sahip çıkan, mücadeleci insanları oynuyorsunuz. Bu mücadeleci ruhun sizin oyuncu kimliğinizle bütünleştiğini söyleyebilir miyiz?

Erkekli: Evet. Zaten yaşam şöyle bakmak gerekiyor: Eğer bir sanatçı iseniz, var olan güne tanıklık ederek, daha güzeli, daha mükemmeli, belki ütopyadır bu, ama insan ilişkilerindeki en iyiyi, en doğruyu aramak. Yani, hiçbir şekilde dünyanın en ücra köşesinde bile bir insanın bir insanı ezmediği, haksızlıkların olmadığı, savaşsız, sömürüsüz, kan dökülmeyen bir dünyanın peşinde koşabilen insandır sanatçı. O koştuğu mesafede de arkasından kitleleri sürükleyebilen insandır. Yaşamdaki çelişkileri, hayatın içindeki anları yakalayıp aktarabilen insandır. Her gün yaşamda görüp de farkında olamadığımız bir şeyleri estetik sunuş biçimiyle veren insandır sanatçı. Bunun için eğer siz kendinizi bu yolda sanatçı olarak tanımlıyorsanız, seçicilik de böyle çıkıyor ortaya.

Uzun yıllardır tiyatro oyunculuğu yapıyorsunuz. Ancak geniş kitleler sizi Vizontele ve Bir İstanbul Masalı ile tanıdı. Televizyon yapımlarına duyulan yoğun ilgi sizi rahatsız ediyor mu?

Erkekli: Hayır, rahatsız etmiyor. Artık her evde iki hatta üç tane televizyon bulunuyor. Biz eğer doğru, sade, temiz bir şeyler yapabiliyorsak ve bu da herkes tarafından beğeniliyorsa, bu beni mutlu ediyor. Demek ki insanlar seçici oluyor. Oyunlarımızda yaşamın içinden anları sunuyoruz. Yaşamda gördüğümüz çarpıklıkların yanında, doğruyu onlara öneri olarak vermeye çalışıyoruz. O doğruyu tiyatroda veya sinemada veya televizyonda izledikten sonra, bu doğruyu alıp hayata onunla birlikte devam etmesi herkesin kendisine kalmıştır. Ama şimdi ben, gördüğüm baba-çocuk ilişkisindeki düzensizliklerin, sevgisizliklerin aksine oynadığım dizide, hayata sevgiyle, gülümsemeyle bakan, çocuklarına anlayışlı bir ortamda birlikte yaşamayı sunan bir babayı anlatmaya başladığımda, bu beni mutlu ediyor. Çünkü yaşamda böyle olmasını istiyorum ve ben bunu böyle sunarken insanları da değiştirmeyi amaçlıyorum.

Tiyatro oyuncuları uzun yıllar tiyatroya emek veriyorlar ama birçoğu toplum tarafından tanınmıyor, birçoğu da ancak televizyon dizilerinde yer alırsa tanınıyor. Buna karşın, tiyatro eğitimi almamış birçok kişi oyuncu olabiliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erkekli: Yaşantı çok parıltılı geliyor; herkes her şeyi yapabileceğini zannediyor. Televizyondaki 45 dakikalık bir bölüm için bir hafta çalışıyoruz. Beş saniyelik bir bölüm için saatler gidiyor. Herkes her şey olamaz. Bu yalnızca parıltılı hayatın bir şaşasıdır. Ama insanlar kendileriyle barışık oldukları ve işlerini severek yaptıkları sürece bir duvarcı ustası, bir itfaiyeci bile dünyanın en mutlu insanı olur. Onlar bu şaşalı dünyada görsel sanatlar içindeki insanların çok mutlu yaşadığını zannedip, öyle bir koşuşturma içine giriyorlar, bir nevi kobaylık yapıyorlar. Öyle bir haftalık çalışmayla, televizyonda iki tane şarkı söylemeyle filan sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur. Bu tanrı vergisidir, doğar ve üstüne de eklediğinizde bunu geliştirirsiniz. Yani öyle herkes, kendisinde sanatçı olabilecek kapasiteyi görmesin. Bu ülkenin her alanda çok kaliteli ve yüreğini koyarak, sevdayla ve tutkuyla bağlı kalarak işini yapabilecek insanlara ihtiyacı var.

| Bu söyleşi, Temmuz 2004 tarihinde “İzmir’de 7 Gün” gazetesinde yayımlanmıştır.

"Tiyatroda suya imza atıyoruz"

Bir İstanbul Masalı'nda da Bana Birşeyhler Oluyor'da da babayı oynuyorsunuz. Gerçek hayatta da oynadığınız karakterlerdeki gibi bir baba mısınız?

Erkekli: İyi bir babayımdır. İki oğlum var. Onlarla iletişimim gayet iyidir. Benim herkesle iletişimim iyidir. Şuradan yürürken karşılaştığım garson, temizlik görevlisi, yer gösterici, mühendis, doktor, hiç fark etmez. Kendimle barışık olduğum için herkesle rahat ilişki kurabilen iyi bir insanımdır.

Sinema, televizyon ve tiyatroya dair yeni projeleriniz var mı?

Erkekli: Bir İstanbul Masalı bu yıl da devam edecek. Aynı zamanda aynı yapım ekibiyle İstanbul Masalları adında beş öyküden oluşan bir film çeviriyoruz. Senaryosu tek yönetmen tarafından yazılmış, beş ayrı yönetmenin çekeceği bir film. O filmde oynayacağım. Ayrıca BKM'nin yapacağı bir televizyon filminde oynayacağım. BKM'de çalışmaya devam edeceğim.