Çifte Minareli Medrese’nin Gölgesinde
Erzurum’da taş, soğuğu, sabrı ve sessizliğiyle yaşar.
Çifte Minareli Medrese’nin arkasına, rüzgârın bile temkinli estiği o dar hücrelere girdiğinizde, zamanın nefesi değişir.
Işık buraya hiç uğramaz.
Duvarlarda ne bir süs, ne bir iz vardır; sadece taşın kendi dili, kendi sabrı.
Bu hücreler, yüzlerce yıl boyunca öğrencilerin, dervişlerin, seyyahların nefesini saklamıştır.
Her taş, bir dua kadar sessizdir; ama taş kadar kalıcı.
İçeriye giren, önce soğuğu hisseder — derin, kemiklere işleyen, sonra sessizliği.
O sessizlik, öyle yoğundur ki, bir adım attığınızda yankınız bile size geri dönmez.
Kubbelerin altından sızan nem, taşın yüzeyinde ince bir parıltı bırakır.
Bir mumun izi belki hâlâ duvarda, bir dua sesi hâlâ taşın içinde dolaşır.
Erzurum’un uzun kışlarında burası, hem barınak hem teslimiyet yeridir.
Ne pencere vardır ne pencere arayan bir el.
Sadece dua ve tefekkür...
Dışarıda, Taşhan’ın önünde kar taneleri sessizce düşerken, içeride zaman durmuştur.
Bir dervişin diz çöküp başını taşa yasladığı yerde hâlâ onun sıcaklığı hissedilir.
Belki de taş, inancın ateşiyle ısınır.
Erzurum’da mekânlar taşla, karla ve duayla inşa edilir.
Gündüzü beyaz aydınlıktan, gecesi sessizlikten yapılmıştır.
Ve Çifte Minareli Medrese’nin o karanlık odalarında, şehir hâlâ nefes alır:

