
DİYARBAKIR
Mezopotamya’nın Siyah İncisi
Bazı şehirler vardır, sokaklarına adım attığınızda zamanın üst üste binmiş hikâyelerden oluştuğunu anlarsınız. Güneşin, bazalt taşına dokunup onu ateşe kestiğinde, avucunuza tutuşturulan bakır tastaki buz gibi meyan kökü şerbetiyle irkilirseniz bilin ki dünyanın en eski şehirlerinden birine; Diyarbakır’a geldiniz demektir. Burası sadece bir şehir değil; 12 bin yıldır hiç sönmeyen bir yaşam feneri, Dicle’nin kıyısında kurulan bir insanlık senfonisidir.
Dicle’nin Şiiri, Hevsel’in Kökleri
Diyarbakır’ın hikâyesi, insanoğlunun toprağa ilk kez "anne" dediği o kutsal eşikte başlar. Dicle Nehri’nin verimli kucağında yükselen Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır şehrin hem akciğeri hem de bereketidir. Amida’dan Diyarbekir’e uzanan bu isimler silsilesi, aslında kente sahip olan medeniyetlerin ona bıraktığı aşk mektuplarıdır. Roma’dan Selçuklu’ya, Hurriler’den Osmanlı’ya tam 33 medeniyet, bu siyah bazaltın üzerine kendi mührünü basmıştır.
Gökyüzüne Yazılmış Bir Destan: Diyarbakır Surları ve Burçları
Şehri bir zırh gibi kuşatan Diyarbakır Surları, insan elinin taşa kazıdığı en mağrur savunma hattıdır. 5,5 kilometre boyunca uzanan bu devasa anıt, dünyanın en yüksek ve en bütüncül kalelerinden biridir. Keçi Burcu’ndan Dicle’yi izlerken ya da Yedi Kardeş Burcu’nun heybetine bakarken, taşın sadece korunmak için değil, bir güç nişanesi olarak nasıl sanata dönüştüğünü görürsünüz. UNESCO’nun dünya mirası olarak tescillediği bu surlar, Diyarbakır’ın yeryüzündeki tacı gibidir.
İnancın ve İlimin Buluştuğu Avlular
Kentin ruhu, İslam aleminin 5. Harem-i Şerifi sayılan Ulu Cami’nin avlusunda nefes alır. 900 yıllık güneş saatinin gölgesinde zamanı okurken, hemen ötede 3. yüzyılda yapılmış olan Saint George Kilisesi size başka bir dilin duasını fısıldar. Diyarbakır’da ezan sesiyle çan sesi, siyah bazaltın yankısında birbirine karışır. Dört Ayaklı Minare, İslam’ın dört mezhebini temsil eden ayaklarıyla Anadolu’nun en zarif barış sembolü olarak yükselir; yedi kez altından geçenin dileğinin kabul olduğuna inanılan o mistik kapıdır burası.


Hanlar, Hamamlar ve Kaybolan Zaman
Kervanların tozunu yutan Deliller Hanı, rehberlerin ve hacı adaylarının hikâyelerini saklar. Hasan Paşa Hanı’na girdiğinizde, Evliya Çelebi’nin neden burayı bir kaleye benzettiğini anlarsınız; bugün kitap ve kahve kokusu arasında geçmişin tüccarlarının seslerini duyabilirsiniz. Sülüklü Han’da ise hem tabiatın şifalı belleğini hem de Kurtuluş Savaşı’nın karargâh ruhunu bulursunuz.
Taşın Arkasındaki Mahremiyet: Diyarbakır Evleri
Sur İçi’nin dar sokaklarında yürürken evlerin neden birbirine bu kadar yakın olduğunu, o yakıcı güneşin altında serin bir gölgeye sığındığınızda anlarsınız. Mütevazı kapıların ardında saklı olan devasa avlular, süs havuzları ve dört mevsime göre tasarlanmış odalar, Diyarbakır insanının içe dönük ama derin estetiğini yansıtır. Bu şehri anlamak, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kalbinin nerede attığını hissetmektir. Sur İçi’nde kaybolduğunuz her sokak, sizi aslında tarihin başladığı o ilk ana götürecektir.
Bir Sofra Kültürü: Sabır ve Ateş
Burada sofra, misafirperverliğin en lezzetli hâlidir. Hevsel’in güvercin gübresiyle beslenen o devasa karpuzları, çocukların içine oturtulup fotoğraf çekildiği birer gurur nişanesidir. Sabahın ilk ışıklarıyla tüten ciğer dumanı, kentin uyanış sesidir. Meftuneden kaburga dolmasına uzanan o zengin mutfak, binlerce yılın damak tadının hafızasıdır.






Diyarbakır'ı Keşfedin!
Şehri adımlarken daha fazlasını keşfetmek için rotanızı çizin...