Safranbolu – Ahşap Kapılar ve Tokmakları
Safranbolu’da yürürken gözünüz önce yukarı değil, kapılara takılır.
Ceviz ağacından yapılmış, el oyma desenlerle süslenmiş ağır ahşap kapılar...
Her biri sanki geçmiş yüzyıllardan bugüne, sessizce devrolmuş bir emanet gibi durur.
Ve onların tam ortasında, elinizin ister istemez uzandığı o tokmaklar — şehrin en küçük ama en derin hafıza noktalarıdır.
O tokmaklara dokunduğunuzda sadece metale değil, zamana da dokunursunuz.
Yüzeyleri pürüzsüz değildir; binlerce elin sabırla aşındırdığı ince bir parlaklık taşır.
Bu tokmakların çoğu pirinçten ya da demirdendir; ama bazı evlerde, hâlâ sedir ağacına gömülü ahşap tokmaklara rastlanır.
Hepsi aynı işlevi görür ama her biri farklı bir hikâyeyi taşır.
Safranbolu’nun evleri iki katlıdır; üst katlar cumbalı, alt katlar serin.
Sabahları dar sokaklardan geçen biri, bir evin önünde tokmağın çıkardığı sesi duyar —
biri tok, derin, erkek ziyaretçiye; diğeri daha tiz, ince, kadın misafire ait.
Bir şehir düşünün ki misafiri sesinden tanır.
Ses, nezakettir burada; doku, bir terbiyenin hatırasıdır.
Ahşap kapıların üzerindeki her aşınma rastgele değildir.
Yüzyıllar boyunca aynı yükseklikten uzanan ellerin, aynı hareketle bıraktığı izdir o.
Bir gelinin titrek parmakları, bir çocuğun sabırsız heyecanı, bir tüccarın davetkâr eli...
Hepsi aynı noktada buluşmuş, aynı yüzeyi törpülemiştir.
Bu yüzden Safranbolu’nun kapıları sadece mimari estetiği değil, toplumsal karakteri de yansıtır.
Çarşı içinde gezerken demircinin örsünden çıkan ses, kahvenin yanık kokusuna karışır;
rüzgâr, konakların pencerelerinden içeri süzülürken dışarıdan bir tokmak sesi duyulur.
Evdekiler, kimin geldiğini anlamaya çalışır;
şehir, yine kendi ritminde nefes alır.
Bugün Safranbolu'da birçok kapı artık açılmıyor belki ama tokmaklar hâlâ orada.
Güneşte solmuş ahşap kapılar, paslanmış demirleriyle hâlâ bir davetin ya da bir vedanın izini taşıyorlar.

