Hekatomnos’un Üzerinde Bir Sofra
Muğla’nın Milas ilçesinde bir ev,
dışarıdan bakıldığında diğerlerinden farkı yok.
Balkonunda saksılar, duvarlarında solmuş badana, penceresinden sızan loş bir ışık.
Ama bu evin altında, dünyanın en önemli lahitlerinden biri uyuyor:
Hekatomnos’un mezarı.
Üst katta bir aile akşam yemeği yiyor;
alt katta, binlerce yıl önce ölmüş bir kral, taşın içine oyulmuş sonsuzluğunda sessizce yatıyor.
Bir çatalın tabağa değdiği ses, belki yüzyıllar önce çekiç darbesiyle yontulan mermerin yankısına karışıyor.
İki dünya, iki çağ, aynı çatı altında.
Milas’ın taş sokaklarında bu “üst üstelik” sıradan sayılıyor.
Tarihin üstünde yaşamak, burada alışkanlık.
Bir çocuk evinin önünde misket oynarken, toprağın birkaç metre altında mitolojinin en görkemli hikâyeleri duruyor.
Zemin, geçmişi saklarken, insanlar yaşamaya devam ediyor.
Bulaşık suyu o lahit odasının tavanına dokunmadan akıp gidiyor.
Hekatomnos’un lahdi mermerden bir rüya gibi:
kabartmalarında tanrılar yürür, atlar koşar, zaferler taçlanır.
Ama yukarıda, sıradan bir akşam sofrasında ekmek kırılır, televizyon sesi duvarlardan yankılanır.
Zaman burada doğrusal değildir; üst üste biner, birbirine sızar.
Geçmiş, bugünün alt katında oturur.
Milas, sessiz bir kenttir ama her adımında tarih gıcırdar.
Pazarda satılan zeytinin, antik bir taşın gölgesine düştüğü yer burasıdır.
Ve belki de bu yüzden, Hekatomnos’un mezarının üstünde yaşamak kimseye garip gelmez —
çünkü Milas’ta hayat, geçmişin üzerine kurulur,
ama hiçbir zaman ondan tamamen ayrılmaz.
O evin tavanı, hem bir mezarın tavanıdır hem bir mutfağın tabanı.
Bir tarafta tanrılar, bir tarafta insanlar…

