Beyaz Altının Hafızası
Adana’nın ruhu, Seyhan kıyısında akşam serinliğini bekleyen bir işçinin sessizliğinde, güneş altında eğilen bir bedenin direncinde ve roman sayfalarında yankılanan cümlelerde yaşar. Adana’yı gerçekten anlamak güneşe biraz daha uzun süre bakmayı göze almaktır.
Alın terinin görünmeyen rengi
Bir şehrin ruhu nerededir?
Meydanlarında mı, köprülerinde mi, mutfağında mı? Yoksa sabahın ilk ışığında, daha güneş doğmadan yola düşen insanların omuzlarında mı?
Adana bu soruya kartpostallık bir cevap vermez. Onu anlamak için gölgede oturmak yetmez; güneşin altında durmak gerekir.
Güneş burada yalnızca bir gök cismi değildir. Hükmeden, sabrı sınayan, insanı yoğuran bir kuvvettir. Çukurova’nın dümdüz ufkunda yükselirken pamuk tarlalarını beyaza boyar; ama o beyazlığın altında alın terinin görünmeyen rengi saklıdır.


Sessiz Çelişki
Çukurova yüzyıllardır verimli bir ova. Osmanlı’nın son döneminde dünya pamuk piyasasının yükselişiyle birlikte bölge küresel ekonominin parçası hâline gelir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Amerikan İç Savaşı’nın pamuk arzını sekteye uğratması, Çukurova’yı alternatif üretim alanı olarak öne çıkarır.
Demiryollarının gelişi, sulama kanalları ve ticaret ağları… Toprak artık sadece yerel değil, uluslararası bir değerdir. Cumhuriyet döneminde ise pamuk genç Türkiye’nin sanayileşme hamlesinde stratejik bir ürüne dönüşür. Çırçır fabrikaları kurulur, iplik ve dokuma tesisleri çoğalır. Pamuk tarladan fabrikaya uzanan bir ekonomik omurga yaratır.
Fakat tarihin ekonomik dili ile insanın gündelik dili her zaman örtüşmez. Bu çelişkiyi en iyi edebiyat anlatır.


Doğa, Kader ve İsyan
Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde’deki o unutulmaz cümlesi, Çukurova’nın vicdanı gibidir: “Bereketli topraklar üzerindeydik ama bereket bize değmiyordu.”
Toprak cömerttir. Ürün boldur. Ama paylaşım her zaman adil değildir. Orhan Kemal’in işçileri yalnızca pamuk toplamaz; umut taşır, gurur taşır, direnç taşır. Onun satırlarında yoksulluk kader değil; insan onurunun sınandığı bir eşiktir.
Yaşar Kemal Yer Demir Gök Bakır’da “Güneş tepede bir kırbaç gibi inerdi.” derken yalnızca sıcaklığı tasvir etmez; eşitsizliği, çaresizliği ve direnci anlatır. Pamuk beyazdır; fakat o beyazlığın altında çoğu zaman ağır bir yaşam mücadelesi saklıdır. Onun Çukurova’sı, feodal ilişkilerden modern üretim düzenine uzanan bir geçiş alanıdır. Irgatın sırtındaki ter yalnızca o günün değil, tarihsel bir yükün izini taşır.
Bacalar ve Modern Zamanın Ritmi
20. yüzyıl boyunca Adana, Türkiye’nin önemli tekstil merkezlerinden biri hâline gelir. Fabrika düdüğü, sabahın sessizliğini yaran modern bir çağrıdır. Bugün eski Milli Mensucat Fabrikası’nın duvarları arasında dolaşırken duyulan sessizlik, aslında geçmişin uğultusunu taşır. Bir zamanlar binlerce dokuma tezgâhının çıkardığı ritmik ses, bu kentin kalp atışıydı.
Adana’nın kimliği yalnızca sıcağıyla değil, bu ritimle de yoğruldu. Aradan on yıllar geçti. Mekanizasyon arttı, üretim teknikleri değişti. Ama mevsimlik tarım işçiliği bütünüyle ortadan kalkmadı.
Artık yazlar daha sıcak. Gölgeler daha kısa. Çadır yerleşimleri hâlâ kuruluyor. Çocuklar hâlâ tarlanın kenarında büyüyor. Biçim değişse de mesele sürüyor: emek görünür mü, yoksa sadece sonuç mu konuşulur?
Derinleşmek İçin: Adana’daki eski Milli Mensucat Fabrikası’nı (bugünkü Müze Kompleksi) ziyaret edebilirsiniz. İnsan emeğinin adeta bir anıta dönüştüğünün en somut kanıtı olan bu mekânda bir an durup gözlerinizi kapatırsanız, sessizliğin içinde, bir zamanlar binlerce dokuma tezgâhının çıkardığı o ritmik sesi ve işçilerin birbirine seslenişlerini duyabilirsiniz belki. Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'i birlikte okursanız, aynı coğrafyanın iki farklı anlatım tonunu karşılaştırabilir, bölge insanını daha iyi anlayabilirsiniz.