Punta’da Suskunlaşan Piyanolar

İzmir’de imbat akşamüstü ansızın yön değiştirdiğinde, denizden gelen tuzlu serinlik kentin eski taş cephelerine çarpar. Lozan Meydanı’ndan Alsancak’a doğru yürürken, bazı binaların arasından yükselen belirsiz bir titreşim hissedilir; ne körfezin dalgasıdır o ne tramvayın metal uğultusu. Sanki bir zamanlar çalınmış ama yarım kalmış bir ezginin duvarların içinde sıkışıp kalmış yankısıdır bu.

Çok sesli kent

19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında İzmir, Doğu Akdeniz’in en kozmopolit liman kentlerinden biriydi. Levantenlerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Türklerin paylaştığı sokaklarda yalnız ticaret değil, sesler de çoğul bir kimlik taşıyordu. Kemeraltı’nda ud ve kanun sesleri yankılanırken bir başka mahallede Ladino ezgileri yükselir; sahile yakın kahvelerde keman ince bir hüzün taşırdı. İzmir tek sesli bir şehir değildi; aksine, her sokağın ayrı bir makamı vardı.

Bugün Alsancak olarak andığımız Punta’daki yüksek tavanlı, geniş pencereli Levanten evlerinin salonlarında ise başka bir ritim akardı. O evlerin ortasında duran piyanolar, yalnızca bir enstrüman değil, bir hayat tarzının ve Avrupa’yla kurulan kültürel bağın sembolüydü. Akşamüstü çaylarında Chopin’in bir noktürnü açık pencerelerden sokağa taşar, imbatın serinliğine karışırdı.

Kırılma: 1922 ve Sonrası

Piyano o dönemde İzmir’in en çok kullanılan enstrümanı değildi belki; ama en çok hatırlananı oldu. Çünkü o ses, kamusal meydanlarda değil, evlerde duyuluyor ve kentin belleğine yerleşiyordu. Salonların ortasında duran piyanolar bir medeniyet tahayyülünü de temsil ediyordu.

Sonra tarih yön değiştirdi. Yangın, mübadele, göç ve nüfus dönüşümleri kentin demografik dokusunu olduğu kadar ses haritasını da değiştirdi. Bavullara sığmayan piyanolar çoğu zaman geride bırakıldı. Kimi satıldı, kimi başka ellere geçti, kimi de kapakları kapanarak sessizliğe gömüldü. Susan yalnızca bir enstrüman değildi. Bir salon kültürü, bir müzik geleneği ve çok dilli bir kent yaşamının ritmi de eksildi..

Yeni Bir Ritim

Cumhuriyet’le birlikte İzmir’in müzikal kimliği yeniden kuruldu. Halkevleri konserleri, çok sesli Batı müziğinin devlet politikası olarak teşviki ve yeni kamusal kültür anlayışı müziği özel salonlardan çıkarıp meydanlara taşıdı. Artık ses, seçkin evlerin pencerelerinden değil, kamusal sahnelerden yükseliyordu. Yeni kimlik, ulusal, kamusal ve modern bir müzik tahayyülü üzerine inşa edildi. Piyano yine vardı; ama bu kez bir Levanten salonunun değil, modernleşen bir cumhuriyetin simgesiydi.

Bugün Alsancak’ta yürürken bazı eski konakların önünden geçerken duyduğumuz o belirsiz tını belki de hafızanın akustiğidir. Taş duvarların içine sinmiş vals adımları, yarım kalmış etütler ve bir kentin değişen ritminin izleri.

Onlar bütünüyle kaybolmadı; biçim değiştirdiler. Şehrin hafızasında, imbatın taşıdığı görünmez bir melodi olarak dolaşmayı sürdürüyorlar. Ve belki de bu yüzden, bazı akşamlar rüzgâr sert estiğinde, Punto’da suskunlaşan piyanoların kapağı bir anlığına aralanıyormuş gibi gelir.

Derinleşmek İçin: Alsancak sokaklarındaki bazı butik otellerin veya kültür merkezlerinin lobilerinde hâlâ o döneme ait, 19. yüzyıl yapımı piyanolarla karşılaşabilirsiniz. Sararmış tuşlarına bakarken, bu enstrümanların bir zamanlar hangi aşkları, hangi ayrılıkları notaya döktüğünü hayal etmek sizi İzmir’in o saklı kalbine götürür belki, kim bilir?