MARDİN
Mezopotamya’nın Kıyısında Bir Teras
Mardin’de yönünüzü güneye döndüğünüzde, ayaklarınızın altında insanlık tarihinin yazılmaya başlandığı, bereketin ve medeniyetin beşiği Mezopotamya uzanır. Gökyüzüyle yerin birleştiği o puslu çizgi, size zamanın ötesinde bir hikâye anlatır.
Mardin, bir eşiktir. Güneydoğu Toroslar’ın son kıvrımıyla Mezopotamya Ovası’nın sonsuzluğu arasında, kalkerden bir omuz gibi yükselir. Jeologların “Mardin Eşiği” dediği bu oluşum, kente yalnızca savunma avantajı değil, ontolojik bir konum kazandırır: Yukarıda olmak, görmek, hâkim olmak… ama aynı zamanda beklemek.
Bu nedenle Mardin, tarih boyunca sadece bir kale değil, ovaya açılan bir teras şehir olmuştur. Akademik metinlerde onun için kullanılan tanım nettir: Geleneksel Mezopotamya şehirciliğinin günümüze ulaşmış en bütünlüklü örneği. Ama bu tanım, taşın gündüz ısınıp gece serinlediğini, rüzgârın eyvanlara nasıl dolduğunu, ışığın sarı duvarlarda nasıl yavaşladığını tek başına anlatmaz.
Eski Mardin: Yamaçla Yapılan Sessiz Bir Anlaşma
Mardin’in kalbi, dik bir yamaca yaslanan o meşhur taş evleridir. Burada mimari, birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde bir hiyerarşiyle dizilmiştir. Her evin damı, bir üstteki evin bahçesi; her pencere ise Mezopotamya "denizine" açılan bir yelkendir. Birinci Cadde’den aşağıya doğru süzülen dar sokaklarda yürürken, her köşe başında ovanın o devasa boşluğuyla karşılaşır, kendinizi bir liman kentinde gemileri izler gibi hissedersiniz.
Eski Mardin’in şehir dokusu, planlanmış bir ızgaradan çok, topografyayla yapılmış uzun bir müzakereyi andırır. Burada sokaklar çizilmez, oluşur. Evler yerleştirilmez, yerlerine razı olur.
Şehrin ana malzemesi olan sarı kalker taşı, yalnızca estetik bir tercih değildir. Havayla temas ettikçe sertleşen bu taş, Mezopotamya’nın yakıcı yazlarına karşı doğal bir kalkan görevi görür. Duvarlar sadece sınır çizmez; iklimi düzenler, zamanı yavaşlatır.
Savur: Vadiye Yaslanan Hayat
Mardin’in o kurak ama asil çehresinin ardında saklı bir sürprizdir Savur. "Küçük Mardin" olarak anılsa da, Savur’u farklı kılan, Mezopotamya’nın sıcak nefesine karşı sunduğu yeşil serinliktir. Dere yatakları boyunca uzanan kavak ağaçları, meyve bahçeleri ve yamaçlara titizlikle yerleştirilmiş konaklarıyla Savur, ovanın kıyısında nefes alan gizli bir bahçedir.
Savur, Mardin’le aynı dili konuşur ama cümleleri daha yumuşaktır. Burada taş, suyla yan yana gelir. Kurak kalker yamaçların aksine Savur, vadinin bereketine sırtını değil, yüzünü döner.
Yerleşim yine savunma refleksiyle yamaca tutunur; fakat ayakları akarsuya, bağlara, kavaklıklara basar. Savur konakları, Mardin’deki sivil mimarinin daha geniş nefes alan bir versiyonudur. Bahçeler, üretimin bir uzantısıdır; üzüm bağları ve tarım, mimarinin doğal devamı gibidir.
Bu nedenle Savur, akademik literatürde Mezopotamya’nın içlerinde saklı bir “mikroklima alanı” olarak anılır. Taş burada serttir ama hayat akışkandır.


Artuklu döneminden miras kalan basamaklı yerleşim anlayışı sayesinde hiçbir yapı, bir diğerinin güneşini ya da manzarasını gasp etmez. Bu mimari etik, uzaktan bakıldığında Mardin’i devasa taş bir heykel gibi gösterir: Oyulmuş, yontulmuş ama asla kesilip atılmamış.
Konut mimarisi dışarıya karşı ketumdur. Asıl hayat, avlularda ve eyvanlarda akar. “L” ya da “U” planlı bu yapılar, mahremiyeti korurken ovadan gelen güney rüzgârını içeri davet eder. Mardin evleri, kapanarak açılan nadir mekânlardandır.
Dara: Taşın Altındaki Akıl
Mardin merkezinden ovaya doğru 30 kilometre indiğinizde, karşınıza Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırındaki en stratejik garnizon şehri çıkar: Dara. Kayalara oyulmuş devasa nekropol alanı, görenleri hayrete düşüren su sarnıçları ve sivil yerleşimleriyle Dara, Mezopotamya’nın kıyısında yükselen bir mühendislik harikasıdır. Burası, ovanın bereketini korumak için taşın nasıl bir kalkan haline getirildiğinin örneğidir. Bizans İmparatoru I. Anastasius’un 6. yüzyılda Sasanilere karşı kurduğu bu garnizon şehir, askeri olduğu kadar mühendislik tarihinin de göstergesidir.
Dara’nın asıl mucizesi, göz hizasında değil, yerin altındadır. Dağlardan gelen suyu toplayan devasa sarnıçlar, kuşatma altındaki bir kentin nasıl ayakta kalabildiğinin cevabıdır. Halk arasında “zindan” diye anılan bu yapılar, aslında Roma hidrolik bilgisinin taşla yazılmış bir ders kitabıdır.
Kayalara oyulmuş çok katlı nekropol alanı ise Dara’nın sadece bir askerî üs olmadığını fısıldar. Pagan sembollerle Hristiyan ikonografisinin yan yana durduğu kabartmalar, bir inanç değişiminin donmuş anları gibidir. Son yıllarda yapılan kazılar, Dara’nın Mezopotamya ticaret yollarını denetleyen bir gümrük kapısı olduğunu da ortaya koydu. Yani burası, yalnızca sınır değil; geçiştir.
Midyat: Platonun İçine Bakan Şehir
Mardin eşiğinin en yüksek noktalarından biri olan Midyat, ovaya değil, doğrudan tarihin içine bakan bir plato şehridir. Kendine has "Kavari" taşıyla inşa edilen devasa konakları ve gökyüzüne uzanan çan kuleleriyle ezan seslerinin birbirine karıştığı bu ilçe, Mezopotamya’nın ruhunu gümüş tellerle (telkari) işleyen bir zanaat merkezidir. Midyat sokaklarında yürümek, ovanın üzerindeki bir kalede zaman yolculuğuna çıkmak gibidir.
Midyat’a gelindiğinde manzara değişir. Şehir, ovaya bakmaz; kendi içine, platonun kalbine yönelir. Tur Abdin—“Kulların Dağı”—yalnızca coğrafi bir ad değil, Süryani kültürünün yüzyıllardır süren belleğidir.
Midyat taşında süsleme daha cesurdur. Kavari adı verilen taş işçiliği, cephelerde adeta konuşur. Bitkisel ve geometrik motifler, Artuklu, Selçuklu ve Süryani sanatının birbirine karıştığı bir görsel dil üretir. Bu bezemeler gösterişten çok sürekliliği anlatır.
Minareler ve manastır kuleleriyle yükselen dikey bir silüettir Midyat, mimarlık tarihinde bu yüzden “manastırlar ve kuleler şehri” olarak anılır. Farklı inançlar, aynı taşın üzerinde, yan yana yükselir.
Mardin ve çevresi, bir bölgeden çok bir düşünce biçimi gibidir. Taşla kurulan ilişki, yalnızca barınma değil; zamanla, iklimle ve inançla yapılan uzun soluklu bir anlaşmadır. Mezopotamya burada başlar, ama hiçbir zaman bitmez.
Tarihin Gölgesinde Mardin
İnancın ve Bilimin Mekânsal Diyaloğu


Mardin mimarisinde "gölge", sadece fiziksel bir serinlik değil, yüzyıllardır bir arada yaşayan farklı inançların ve öğretilerin birbirine sunduğu bir koruma kalkanıdır. Şehirdeki anıtsal yapılar, Artuklu mimari ekolü ile Süryani-Hristiyan taş sanatının ortak bir estetik dille konuştuğu, Orta Çağ’ın en rafine örneklerini sunar.
Deyrulzafaran Manastırı: Güneş Tapınağından Hristiyanlık Merkezine
M.S. 5. yüzyılda inşa edilen ve asıl adı Mor Hananyo olan manastır, Mezopotamya’daki Süryani Ortodoks Kilisesi’nin en önemli dini merkezlerinden biridir.
Katmanlı Yapı: Akademik çalışmalar, manastırın temelinde M.Ö. dönemlere ait bir Güneş Tapınağı (Solar Temple) olduğunu kanıtlar. Yapının en alt katındaki güneş tapınağı bölümünde, tavanı oluşturan taşların birbirine geçme tekniğiyle (kilit taşı olmadan) inşa edilmiş olması, antik dönemin mimari dehasını gösterir.
Manastır Yaşamı: 1932 yılına kadar Süryani Patrikhanesi’ne ev sahipliği yapan bu kompleks; kilisesi, tıp medresesi ve matbaasıyla Orta Çağ Mezopotamya'sının entelektüel merkezidir. 1876 yılında İngiltere’den getirilen bölgenin ilk matbaası burada yer almış, Süryanice ve Arapça eserler bu "gölge" altında basılmıştır.
Kasımiye Medresesi: Metafizik ve Bilimin Avlusu
Artuklu mimari geleneğinin en görkemli örneklerinden biri olan ve 15. yüzyıl sonunda (Akkoyunlu döneminde tamamlanan) yapı, sadece bir eğitim mekanı değil, bir kozmolojik temsil alanıdır.
Felsefi Mimari: Medresenin avlusundaki havuz sistemi, tasavvufi bir derinlikle tasarlanmıştır. Selsebil adı verilen kaynaktan akan su doğumu, oluktan geçişi gençliği, havuza dökülüşü ölümü ve durgun sudan toprağa süzülüşü mahşeri temsil eder.
Astronomi ve Tıp: Yapılan incelemeler, Kasımiye’nin döneminde sadece dini ilimler değil, astronomi ve tıp derslerinin de verildiği bir "külliye" olduğunu gösterir. Eyvanlardaki akustik düzen ve sınıf kapılarının alçak tutulması (hocaya saygı göstergesi olarak eğilerek girmek), eğitimin mekansal bir ritüele dönüştüğünün kanıtıdır.
Zinciriye Medresesi (Sultan İsa Medresesi): Şehrin Akropolü
1385 yılında Artuklu Sultanı İsa Bey tarafından yaptırılan bu yapı, kentin en yüksek noktalarından birinde, Mardin Kalesi’nin hemen eteğinde konumlanır.
Kubbe Sanatı: Mardin silüetinin en belirgin öğesi olan dilimli kubbeler (tromplu geçişler), bu medresede zirveye ulaşır. Bu dikey yivli kubbeler, yağmur suyunun tahliyesini kolaylaştırdığı gibi görsel olarak da gökyüzüne doğru bir yükseliş hissi verir.
Rasathane İşlevi: Konumu ve mimari detayları sebebiyle, döneminde bir rasathane (gözlemevi) olarak da kullanıldığına dair güçlü bulgular mevcuttur. Medresenin girişindeki (taç kapı) yoğun taş işçiliği, bölgedeki bitkisel ve geometrik bezeme sanatının en sofistike örneğidir.
Kırklar Kilisesi (Mor Behnam ve Mor Saro): 6. Yüzyılın Estetik Mirası
Adını 3. yüzyılda Kapadokya’da şehit edilen kırk askerden alan bu kilise, Mardin merkezindeki Hristiyan varlığının en zarif temsilcisidir.
Plan Şeması: Doğu-batı yönlü uzanan bazilikal planlı yapı, Süryani kilise mimarisinin karakteristik özelliklerini taşır. Kilisenin girişindeki oymalı ahşap kapılar ve iç mekandaki 12 dev sütun, Havarileri simgeler.
Kültürel Bellek: Kilise, Mardin'in çok kültürlü hafızasını koruyan bir müze gibidir. İçerisindeki kök boya ile baskılanmış perdeler (Süryani el sanatları) ve yüzyıllardır el yazması olarak korunan litürjik kitaplar, Mezopotamya’nın yazılı tarihini "tarihin gölgesinde" bugüne ulaştırır.
Mardin’deki medreseler ve manastırlar, tipolojik olarak birbirlerinden etkilenmişlerdir. Özellikle Artuklu medreselerindeki avlu ve eyvan kurgusu ile Süryani manastırlarındaki açık alan düzenlemeleri, Mezopotamya’nın iklimsel zorunlulukları sonucu "melez bir mimari dil" oluşturmuştur.
Antik Katmanlar: Taşın Altındaki Hafıza


Mardin, arkeolojik literatürde "Bereketli Hilal"in (Fertile Crescent) kuzey ucunda, Yukarı Mezopotamya’nın en stratejik eşiğidir. Şehirdeki antik katmanlar, sadece yerleşim birimlerini değil; aynı zamanda su mühendisliğinin, savunma stratejilerinin ve ölü gömme geleneklerinin evrimini de belgeler.
Dara (Anastasiopolis): Geç Antik Çağın Mühendislik Mucizesi
Dara, Mardin’in en görkemli antik katmanıdır. M.S. 6. yüzyılda Bizans İmparatorluğu tarafından Sasanilere karşı bir "garnizon kenti" olarak kurulan Dara, bugün dünya arkeoloji dünyasının en dikkat çekici su ve savunma sistemlerine sahiptir.
Hidrolik Mimari: Dara’nın yeraltındaki devasa sarnıçları, sadece su depolamak için değil, kenti kuşatan düşmana karşı psikolojik bir üstünlük sağlamak amacıyla inşa edilmiştir. Şehir surlarının içinden geçen hendekler ve baraj sistemleri, Geç Roma döneminin "hidrolik mühendislik" zirvesidir.
Kolektif Yeraltı Nekropolü: 2010 yılındaki kazılarla bütünüyle açığa çıkarılan üç katlı galeri mezar, dünyada benzeri olmayan bir ölü gömme alanıdır. Binlerce insana ait kemiğin bulunduğu bu alan, "yeniden dirilme" inancının (Ezekiel Peygamber’in mucizesi ile ilişkilendirilir) mekânsal bir tasviridir. Kayalara kazınmış kabartmalar, Hristiyanlık öncesi geleneklerin Hristiyan ritüelleriyle nasıl harmanlandığını gösterir.
Girmavas Höyüğü: Şehrin Prehistorik Kökleri
Nusaybin yolu üzerinde yer alan Girmavas Höyüğü, Mardin bölgesindeki yerleşim tarihini M.Ö. 4000’lere, Erken Tunç Çağı’na kadar geri götürür.
Kültürel Süreklilik: Höyükte yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar; Hurri, Mitanni ve Asur dönemlerine ait seramik buluntuları vermiştir. Burası, Mardin’in Orta Çağ taş mimarisinden çok daha önce, kerpiç mimarinin ve tarımsal üretimin bu topraklarda nasıl kurumsallaştığının kanıtıdır.
Asur Etkisi: Bölge, Asur imparatorluk ağının bir parçası olarak "idari bir merkez" işlevi görmüştür. Girmavas, Mezopotamya’nın güneyindeki düzlüklerden gelen siyasi gücün, Mardin dağ silsilesine vuran ilk dalgasıdır.
Tur Abdin Kaya Yerleşmeleri: İnancın Gizli Odaları
Mardin ve Midyat arasındaki kalker platoda yer alan Tur Abdin bölgesi, yüzlerce doğal ve yapay mağaradan oluşan bir yeraltı ağına sahiptir.
Trogloditik Yaşam: M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda, Roma baskısından kaçan ilk Hristiyan toplulukları, bu mağaraları sığınak ve ibadethane olarak kullanmıştır. Bu katman, Mardin’in bugünkü dikey mimarisinin aslında bir "yeraltı dikey şehirciliği" ile başladığını fısıldar.
İnziva Mekanları: Manastırların altında yer alan ve "çilehane" olarak adlandırılan dar hücreler, antik çileci (ascetic) yaşamın maddi kalıntılarıdır. Bu mekanlar, sadece fiziksel bir barınak değil, ruhun derinliklerine inilen birer manevi laboratuvardır.
Mardin Kalesi (Kartal Yuvası): Katmanların Zirvesi
Deniz seviyesinden 1085 metre yükseklikteki kale, şehrin "başlangıç noktası"dır. M.Ö. 4. bin yıla dayanan temelleriyle kenti selamlar.
Paleolitik İzler: Kalenin çevresindeki mağaralarda bulunan çakmak taşı ve yontma taş aletler, bölgede insan varlığının Paleolitik döneme kadar uzandığını gösterir.
Garnizon ve Saray: Subari, Sümer, Babil, Mitanni, Asur ve son olarak Artuklu katmanlarını barındıran kale, tarihin her döneminde fethedilmesi en zor noktalardan biri olmuştur. Bugün askeri bölge statüsünde olsa da, kalenin surları altındaki antik sarnıçlar ve gizli geçitler, Mardin’in yeraltı belleğinin en korunaklı hazineleridir.
Hasankeyf (Hısn-ı Keyfa): Suların Altındaki Artuklu Başkenti
Hasankeyf, antik çağdan Orta Çağ'a uzanan süreçte Mezopotamya’nın en önemli geçiş noktalarından biri olmuştur. Bugün büyük bir kısmı baraj suları altında kalsa da, kentin katmanları Mardin’in tarihsel kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Mağara Şehirciliği ve Kalker Uygarlığı: Hasankeyf, Dicle Nehri kıyısındaki dik kayalıklara oyulmuş 4 binden fazla mağarasıyla, dünyadaki en büyük "trogloditik" (mağara) yerleşimlerinden biriydi. Bu mağaralar, Paleolitik dönemden başlayarak Sümer, Asur ve Roma katmanlarına ev sahipliği yapmış; Mardin'in taş mimarisinin "yeraltı provası" niteliğinde bir yaşam alanı sunmuştur.
Artuklu Mühendisliği ve Büyük Köprü: M.S. 1116 yılında Artuklu Fahrettin Karaaslan tarafından inşa edilen Hasankeyf Köprüsü, Orta Çağ dünyasının en geniş açıklıklı köprülerinden biriydi. Köprünün ayaklarındaki figürlü kabartmalar ve mimari deha, Mardin’deki medreselerin taş işçiliğiyle aynı estetik genetiği taşır.
Zeynel Bey Türbesi ve Seramik Sanatı: Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın oğlu için yapılan bu türbe, Mezopotamya’daki Orta Asya etkisinin (Timurlu mimarisi) en saf örneğidir. Üzerindeki firuze çiniler, bölgedeki seramik sanatının ulaştığı en üst katmanı temsil eder. Baraj projesi kapsamında bütüncül olarak taşınan bu eser, Hasankeyf’in taşınabilir olsa da koparılamaz ruhunu simgeler.
Hısn-ı Keyfa Kalesi: Dicle’den 200 metre yükseklikteki kale, Roma döneminin Cephe garnizonundan, Artuklu saraylarına uzanan bir güç merkezidir. Kalenin içindeki "Ulu Cami", kentin İslamlaşma sürecindeki en eski katmanını oluşturur.
Toprağın Bereketi: Mezopotamya’nın Altın Ambarı
Savur Bağları ve Süryani Şarapçılığı
Mardin ve çevresi, antik çağlardan bu yana üzümün ve bağcılığın en önemli merkezlerinden biridir. Özellikle Savur ve Midyat hattındaki kalkerli toprak, üzümün karakterini belirleyen en önemli unsurdur.
Yerel Üzüm Türleri: Mazruna, Zeyti ve Kerküş gibi endemik üzüm türleri, Mardin bağcılığının genetik hazinesidir. Bu üzümlerden elde edilen pekmez, pestil ve cevizli sucuklar (beni), kış aylarının temel enerji kaynağıdır.
Şarabın Arkaik Ruhu: Süryani topluluğunun binlerce yıldır manastırlarında koruduğu geleneksel şarapçılık, hiçbir katkı maddesi içermeyen, doğal fermente yöntemlerle sürdürülür. Bu üretim, üzümün topraktan kadehe olan en saf yolculuğudur.


Mardin, tarım tarihinin başladığı Bereketli Hilal’in tam merkezindedir. Buradaki tarımsal üretim, sadece bir ekonomik faaliyet değil, Neolitik Devrim'den bu yana süregelen bir kültürel sürekliliktir. Toprak, Mardin’de taş kadar kutsal, güneş kadar cömerttir.
Kızıltepe ve Sert Buğdayın Anavatanı
Kızıltepe Ovası, akademik literatürde dünyanın en kaliteli makarnalık ve bulgurluk sert buğdayının (Triticum durum) yetiştiği alanlardan biri olarak kabul edilir.
Genetik Miras: Mezopotamya buğdayı, yabani formundan evcilleştirilen ilk tahılların torunudur. Kızıltepe’nin alüvyonlu toprağı ve güneşin yoğunluğu, buğdayın protein değerini ve sarı rengini (karotenoid miktarını) zirveye taşır.
Mardin Bulguru: Bu toprağın buğdayından elde edilen kehribar sarısı Mardin bulguru, bugün Avrupa Birliği'nden coğrafi işaret tescili almış bir dünya markasıdır. Mardin mutfağının omurgasını oluşturan "bulgur kültürü", bu bereketli ovanın insana hediyesidir.
Derik’in Halhalı Zeytini: Ege’nin Kadim Rakibi
Zeytinin ana vatanının Ege olduğu sanılsa da, arkeobotanik çalışmalar zeytin ağacının evcilleştirilme merkezlerinden birinin Yukarı Mezopotamya (Derik bölgesi) olduğunu gösterir.
Halhalı Zeytini: Derik ilçesinde yetişen ve dünyada sadece bu bölgeye özgü olan Halhalı, küçük taneli ama yağ oranı ve aroması çok yüksek bir türdür. Bu ağaçlar, bölgenin volkanik toprak yapısı ve mikro-klima özelliği sayesinde eşsiz bir nefaset kazanır
Kadim Barışın Simgesi: Mardin’de zeytin, farklı inançların ortak sofrasında her zaman yer bulmuş; Süryani manastırlarından Müslüman köylerine kadar tüm inançların "huzur ağacı" olmuştur.
Mazıdağı ve Hayvancılığın Doğal Çevrimi
Mardin’in kuzeyindeki dağlık alanlar, hayvancılığın ve buna bağlı süt ürünlerinin merkezidir.
Keçi Sütü ve Mardin Peyniri: Bölgenin sarp kayalıklarında otlayan keçilerin sütünden yapılan az tuzlu, sert ve karakteristik Mardin peyniri, kentin kahvaltı kültürünün yıldızıdır. Hayvancılık burada hala yarı-göçebe geleneklerle, doğanın ritmine uygun şekilde sürdürülür.
Akademik Not: Mardin Ovası, Türkiye’nin en büyük yer altı su rezervlerinden birine sahiptir. Ancak iklim krizi ve bilinçsiz sulama, bu kadim "bereket" üzerinde büyük bir risk oluşturmaktadır. Modern tarım stratejileri, Mardin’in genetik miras tohumlarını korumak üzerine yoğunlaşmaktadır.
Sofranın Tadı
Mardin'in Gastronomi Mirası
Mardin mutfağında her yemek bir zanaat eseridir; malzemeler sadece pişirilmez, büyük bir titizlikle işlenir. Bu mutfakta kıyma makinesi değil, zırh ve tokmak konuşur.
Irok (Mardin Usulü İçli Köfte)
Mardin mutfağının en bilinen yıldızıdır. Mezopotamya’nın sert buğdayından elde edilen ince bulgur (simit), dövülmüş etle yoğrularak bir hamur haline getirilir.
Farkı: Diğer bölgelerin aksine Mardin’de içli köfte haşlanmaz, kızartılır. İç harcına eklenen yenibahar, tarçın ve bazen kişniş, bu köfteye mistik bir aroma katar. Formu ise avuç içinde yassılaştırılarak verilir, bu da onun homojen pişmesini sağlar.
Kaburga Dolması
Mardin ziyafet sofralarının "padişahı" kabul edilir. Genç kuzu kaburgasının özenle açılan cebine, özel bir iç pilav doldurulmasıyla yapılır.
Lezzet Sırrı: İç pilavında kullanılan "karakuş" (reyhanlı/baharatlı) karışımı, badem, çam fıstığı ve kuş üzümü, etin yağıyla birleşerek demlenir. Kaburga dolması yaklaşık 5-6 saat boyunca, buharın da yardımıyla kısık ateşte pişirilir; öyle ki et kemikten kendiliğinden ayrılmalıdır.
Sembusek (Mardin Böreği / Kapalı Lahmacun)
Geleneksel taş fırınların en sevilen ürünüdür. İncecik açılan hamurun içine kıyma, soğan, maydanoz ve bol baharatlı bir harç konularak yarım ay şeklinde kapatılır.
Kültürel Not: Sembusek, Mardin’de komşuluk ilişkilerinin bir simgesidir; evlerde hazırlanan harçlar mahalle fırınlarına gönderilir, fırıncıyla kurulan o sıcak diyalog yemeğin lezzetine eklenir.
Süryani Çöreği (Kliçe)
Mardin’in çok dinli mirasının en somut lezzetlerinden biridir. Genellikle bayramlarda ve kutsal günlerde yapılan bu çörek, kentin sokaklarını tarçın ve mahlep kokusuna boğar.
İçerik: Hamurunda hurma püresi, mahlep, tarçın, zencefil ve anason bulunur. Üzerine bazen çörek otu veya susam serpilir. Bayatlamayan yapısıyla bilinir ve Süryani misafirperverliğinin bir nişanesidir.


Mardin Usulü Dizme
Görsel bir geometri sanatı olan bu yemek, patlıcan, kabak, biber ve köftenin bir tepside dikey olarak, adeta Mardin evlerinin mimari nizamı gibi dizilmesiyle yapılır.
Teknik: Sebzelerin ve etin aromaları, tepsinin ortasına eklenen sarımsaklı domates sosuyla ağır ağır fırınlanırken birbirine geçer. Sosun içinde hissedilen sumak ekşisi, yemeğe karakteristik Mezopotamya dokunuşunu verir.
Mırra (Acı Kahve)
Bu sadece bir içecek değil, başlı başına bir törensel ritüeldir. Kahve çekirdeklerinin dibeklerde dövülüp defalarca kaynatılarak tortusundan arındırılmasıyla elde edilir.
Ritüel: Mırra küçük, kulpsuz fincanlarda sunulur. Kahveyi içen kişi fincanı masaya koymaz, servis edene geri verir. Eğer yere koyarsa, geleneğe göre servis edeni evlendirmesi veya fincanı altınla doldurması gerekir. Sert ve aromatik tadıyla, ağır yemeklerin ardından sindirimi kolaylaştıran bir "son söz" niteliğindedir.
Akademik Not: Mardin mutfağında meyve ve etin birlikteliği (örneğin erikli et veya elmalı köfte gibi) Selçuklu ve Osmanlı saray mutfağının Anadolu’daki en güçlü iz düşümlerinden biridir.
Şehrin Kalbi
Mardin’in kentsel dokusu, akademik çevrelerde "Sivil Mimari ve Kamusal Alanın Organik Bütünleşmesi" başlığı altında incelenir. Burada her sokak bir galeri, her geçit bir zaman tünelidir.
Birinci Cadde (Cumhuriyet Caddesi): Şehrin Ana Atardamarı
Eski Mardin’i boydan boya kat eden tek ana arterdir. Şehrin tüm ticari, sosyal ve turistik trafiği bu damar üzerinden akar.
Kentsel Karakter: Cadde boyunca yürürken sağınızda Mezopotamya ovasının sonsuz boşluğunu, solunuzda ise göğe yükselen Artuklu yapılarını görürsünüz. Burası, dükkânların içindeki gümüş tellerden (telkari), vitrinlerdeki mavi badem şekerlerine kadar kentin tüm renklerinin sergilendiği bir podyumdur.
Tarihi Çarşılar ve Kayseriyye Bedesteni
Mardin’in kalbi, çekiç seslerinin ve baharat kokularının birbirine karıştığı çarşılarında atar.
Kayseriyye (Bezzazlar) Hanı: 15. yüzyıldan kalma bu yapı, Artuklu ticari dehasının merkezidir. Labirentimsi koridorlarında yürürken kendinizi Orta Çağ’da bir kervansarayda hissedersiniz.
Zanaat Durakları: Bakırcılar Çarşısı’nda ritmik çekiç sesleri, kentin en eski müzikali gibidir. Hemen yanında konumlanan Sabuncular Çarşısı’nda ise bıttım ve ardıç sabunlarının ferahlatıcı kokusu havaya hakimdir. Bu çarşılar, sadece alışveriş yerleri değil, "usta-çırak" ilişkisinin hala kutsal sayıldığı yaşayan birer okuldur.
Abbaralar: Şehrin Gizli Geçitleri
Mardin’e ruhunu veren en özgün mimari öğe Abbaralardır. Evlerin altından geçen, sokakları birbirine bağlayan bu tonozlu geçitler, kentin "kılcal damarları"dır.
Mimari İşlev: Dik bir yamaç üzerine kurulu şehirde, katmanlar arası geçişi sağlayan bu yapılar, yazın kavurucu sıcağında doğal bir klima etkisi yaratarak serinlik sunar.
Sosyolojik Boyut: Abbaralar, kamusal alan ile özel alanın iç içe geçtiği, komşuların karşılaştığı, çocukların oyun oynadığı mistik mekanlardır. Bir abbaradan geçtiğinizde, sadece bir sokaktan diğerine değil, bir hikâyeden diğerine geçersiniz.
Ulu Cami ve Çevresi: Ruhani Merkez
12.yüzyıl Artuklu mirası olan Ulu Cami, devasa dilimli kubbesi ve eşsiz minaresiyle şehrin dikey silüetinin referans noktasıdır.
Sembolik Önem: Caminin çevresindeki dar sokaklar, mırra içilen kahvehaneler ve küçük esnaf dükkânları, Mardin’in en "yerel" halini koruduğu alandır. Caminin minaresindeki taş işçiliği, kentin mühendislik ve estetik zirvesini temsil ederken, avludaki sükûnet, çarşının hareketliliğine zarif bir tezat oluşturur.
Akademik Not: Mardin’in şehir yapısı, "Savunma Odaklı Yamaç Yerleşimi" tipolojisinin dünyadaki en saf örneklerinden biridir. Sokakların dar ve dolambaçlı olması, rüzgârın hızını kesmek ve olası bir istila durumunda savunmayı kolaylaştırmak amacıyla stratejik olarak tasarlanmıştır.
Kentin Hafızası
Mardin’in hafızası sadece kitaplarda değil; bir gümüş telin kıvrımında, bir sabunun kokusunda ve bakıra vurulan çekicin ritminde saklıdır. Bu zanaatlar, kentin çok kültürlü geçmişinin bugüne uzanan sessiz şahitleridir.
Telkari: Gümüşün Sabırla Dansı
Mardin ve özellikle Midyat ile özdeşleşen Telkari, gümüşün incecik teller haline getirilip ilmek ilmek işlenmesi sanatıdır.
Sanatın Ruhu: "Tel" ve "kar" (iş) kelimelerinin birleşimiyle oluşan bu sanat, Mezopotamya’da Süryani ustaların binlerce yıllık mirasıdır. Hiçbir döküm kalıbı kullanılmadan, sadece el işçiliği ve cımbız yardımıyla oluşturulan geometrik motifler, kentin mimarisindeki taş işçiliğinin metaldeki yansımasıdır. Bir telkari kolye ucu, aslında küçük bir katedral penceresi veya bir cami revakı kadar derin bir estetik taşır.
Bıttım ve Ardıç: Doğanın Hafızası (Sabunculuk)
Mardin sokaklarında burnunuza çalınan o ferahlatıcı kokunun kaynağı, bölgenin yabani fıstığı olan "bıttım"dan elde edilen sabunlardır.
Şifalı Gelenek: Geleneksel yöntemlerle, hiçbir kimyasal katkı maddesi kullanılmadan üretilen bıttım sabunu, bölgenin bitki örtüsünün (flora) kentsel yaşamla kurduğu bağın bir simgesidir. Ardıç katranı ve zeytinyağı ile harmanlanan bu sabunlar, Mezopotamya’nın kurak ikliminde bedeni ve ruhu tazeleyen birer "temizlik ritüeli" mirasıdır.
Bakırcılık: Çekicin Ritmiyle Şekillenen Zaman
Bakırcılar Çarşısı’na girdiğinizde duyduğunuz o metalik sesler, kentin nabzı gibidir.
Zanaatın Belleği: Mardinli bakır ustaları, düz bir metal levhayı döve döve form vererek bir sanat eserine dönüştürürken aslında kentin dirençli yapısını sergilerler. Üzerlerine işlenen Şahmeran figürleri, bereket sembolleri ve geometrik desenler; Mezopotamya mitolojisinin ve inançlarının mutfak gereçleri üzerinden günlük hayata sızmış halidir. Bir bakır sahan, sadece yemek taşımak için değil, bin yıllık bir anlatıyı sofraya getirmek içindir.
Şahmeran: Efsanenin Duvarlardaki İmzası
Mardin evlerinin duvarlarını, kumaşlarını ve bakırlarını süsleyen en baskın imge Şahmeran’dır.
Sembolik Hafıza: Belden yukarısı dünya güzeli bir kadın, aşağısı ise yılan olan bu efsanevi yaratık, Mardin’de sadakati, şifayı ve bilgeliği temsil eder. Cam altı boyama sanatı veya kumaş baskılarıyla yaşatılan bu imge, Mezopotamya’nın kadim sözlü kültürünün görsel belleğe dönüşmüş halidir. Şahmeran, Mardin’in "sır saklayan" ve "şifa dağıtan" ruhunun simgesidir.
Basmacılık: Kök Boyanın Rengi
Mardin’in geleneksel el sanatlarından biri olan basmacılık, tahta kalıplarla kumaşlara hayat verme sanatıdır.
Doğal Pigmentler: Ihlamur ağacından oyulan kalıplar, kök boyalara batırılarak patiska kumaşlara basılır. Bu desenler genellikle kilise perdelerinde, sofra örtülerinde veya giysilerde kullanılır. Bu zanaat, Mezopotamya güneşinin renkleri nasıl solduramadığının ve insanın doğadan aldığı renklerle kendi hafızasını nasıl boyadığının en güzel örneğidir.
Akademik Not: Mardin’deki zanaatlar, "Somut Olmayan Kültürel Miras" kapsamında değerlendirilir. Bu zanaatların her biri, usta-çırak hiyerarşisi içinde nesilden nesile aktarılan, kentin sosyal dokusunu bir arada tutan ekonomik ve kültürel birer harçtır.
Mardin'i Keşfedin!
Şehri adımlarken daha fazlasını keşfetmek için rotanızı çizin...