Sur İçinde Yankılanan Sabah...
Diyarbakır’da sabah, sesle başlar...
Henüz güneş Mardinkapı’nın taş kemerlerinden içeri süzülmeden, Sur’un dar sokakları gri bir ışıltıyla uyanır.
Sokağın başında bir fırıncı, tandırın ağzını açar; odunların çıtırtısı, taş duvarlara çarpar.
Birkaç adım ötede bir kadın avluda su taşır, bakır tasın tınısı sessizliği deler.
Ve sonra — ilk ayak sesleri duyulur.
Bazalt taşlar sesi tutar.
Her adım, yüzlerce yıllık bir yankıyı uyandırır.
Gazi Caddesi’nden İçkale’ye doğru ilerledikçe, duvarların arasında yankı çoğalır.
Ayak sesleri taşla, taş sesle konuşur.
O adımların arasında şehrin gündeliği başlar:
Bir çocuk elinde simitle koşar, seyyar satıcının tekeri taşın üzerinde gıcırdar, minareden sabah ezanının sesi duyulur.
Hepsi aynı ritmi taşır — Diyarbakır’ın sabırlı, ağır yürüyüşünü.
Bu şehirde ses bile telaşsızdır.
Taşın içinde dolaşır, duvarların arasında kalır, sonra bir başka sabaha devrolur.
Sur’un sokakları dar, duvarları yüksektir.
Ses burada kaybolmaz; aksine çoğalır.
Bir adım, on olur; on adım bir hikâyeye dönüşür.
Taş, bin yıldır duyduklarını saklar — esnafın acele adımlarını, askerin yere sert vuruşunu, bir çocuğun oyun koşusunu.
Her yankı, bir izdir; her iz, bu şehrin yaşayan hafızası.
Güneş yükselirken, Hevsel Bahçeleri’nin üzerinden gelen rüzgâr sesi taşır.
Kuşlar uçar, kapılar açılır, pazar tezgâhları kurulmaya başlar.
Ve sabah, artık bütünüyle uyanmıştır.
Diyarbakır’da ses kaybolmaz, siner.
Her sabah aynı taşlarda yeniden duyulur,
her yankı, şehri bir kez daha hatırlatır:
Bu taşlar konuşmaz, ama asla susmaz.

