Menengiç
Gaziantep’te sabah, kokuyla başlar.
Henüz sokaklar tam uyanmamışken, taş konakların avlularından kızaran cezvelerin sesi gelir. Kavrulmuş menengiç tanelerinin o derin, reçineli kokusu, kahveyle karışıp dar sokakların üstünde yavaşça asılı kalır.
Menengiç, bu toprakların kendi sesidir. Ne kahvedir tam anlamıyla ne de sıradan bir içecek. Dağların yabani fıstığından doğar; ateşle terbiye edilir, sabırla kavrulur. Kahveyle birlikte sunulduğunda, tatlar birbirini tamamlar. Bir yudum alındığında, dumanı tüten fincanda sadece bir içecek değil; bir coğrafyanın belleği tadılır.
Savaşın, yoksulluğun hüküm sürdüğü yıllarda kahve çekirdeği bir lüks, hatta bir hayaldi. O zaman Antep’in dağ köylerinde insanlar “yok”un yerine “var”ı koymayı öğrendi.
Menengiç meyvelerini topladılar, kuruttular, kavurdular, taş dibeklerde döverek macun haline getirdiler. Gerçek kahvenin uyarıcı sertliği yerini menengiçin şifalı yumuşaklığına bıraktı.
Bir içecekten fazlasıydı bu — yokluk zamanının dayanıklılığı, yoktan var etmenin inceliğiydi.
Menengiç’in tadı kahve kadar keskin değildir.
Yumuşaktır, toprağı andırır, damağa dokunur ama yakmaz.
Bir yudumda hem dağların yabani nefesi hem de insanın sabrı hissedilir.
Kafeinsizdir, ama içinde uyanıklık değil huzur vardır.
Belki de bu yüzden Antep’te kahve içmek, sadece bir alışkanlık değil, bir sessiz teşekkürdür: emeğe, doğaya, geçmişe.

