Sur İçinde Bir Yaz İkindisi, 1950’ler

1950’li yılların Diyarbakır’ında zaman, dijital ekranların ya da kol saatlerinin değil; Sur’un bazalt taşlarının üzerine düşen güneşin açısıyla ölçülürdü. Henüz elektrik tellerinin kenti bir örümcek ağı gibi sarmadığı o yıllarda, akşamın "kararmadan önceki" o son saati, kentin en kutsal ve en hareketli dilimiydi. Güneş, siyah taşların üzerine son turuncu ışıklarını bıraktığında, Diyarbakır kendi ritmine çekilirdi.

Güneşle Senkronize Bir Hayat

Elektrik yokken, ışık sadece bir lüks değil, bir zaman yönetimiydi. Yaz ikindisinin o dayanılmaz sıcağı yavaş yavaş kırılırken, Sur içindeki avlulu evlerde hummalı bir hazırlık başlardı. Akşamın karanlığına teslim olmadan önce her şeyin bitmiş olması gerekirdi. Kadınlar, bazalt avluları buz gibi kuyulardan çektikleri sularla yıkarken, taşın üzerine çarpan suyun çıkardığı o ferahlatıcı koku kentin "serinlik müjdesi" olurdu. Güneş, Mezopotamya ovasının ufkuna doğru süzüldükçe, insanların hareketleri de güneşin batış hızıyla yarışır, adımlar hızlanırdı.

Karanlıktan Önceki Son Sahne

Bu saat dilimi, kentin sosyal dokusunun en canlı olduğu andı. Erkekler dükkânlarını "gün ışığıyla beraber" kapatıp evlerine döner, çocuklar sokak aralarında o son oyunlarını karanlık çökmeden bitirme telaşına düşerlerdi. Evlerin damlarına tahtlar kurulur, şilteler serilirdi. Gaz lambalarının fitilleri temizlenir, camları silinirdi; çünkü güneş battığı anda, yaşamın tek ışık kaynağı o minik alevler ve gökyüzündeki uçsuz bucaksız yıldızlar olacaktı. Hayat, doğanın kendisine dayattığı bu zorunlu ritme o kadar uyumluydu ki, hiç kimse bu "yavaşlığı" bir eksiklik olarak görmezdi.

Bazalt Taşının Sıcaklığı

Güneş battığında, Sur’un o meşhur siyah bazalt taşları, gün boyu hapsettiği ısıyı yavaş yavaş dışarı vermeye başlardı. Bu, kentin nefes alışı gibiydi. Elektriksiz gecenin o koyu karanlığı çökmeden hemen önce, damlarda yenilen akşam yemeklerinin kaşık sesleri, birbirine karışan komşu sesleriyle birleşirdi. Gökyüzü morarırken, Diyarbakır halkı güneşin çekilişini hüzünle değil, ertesi gün yeniden doğacak olan o büyük ışığa duyulan güvenle selamlardı. Zaman, saatle değil, ışığın varlığıyla dingin bir sadelikte akardı.

Derinleşmek için: Diyarbakır evlerindeki "havuş" (avlu) kültürünün, elektriksiz dönemlerde doğal bir klima görevi gördüğünü biliyor muydunuz? Siyah taşların gece boyu yaydığı ısıyı dengelemek için avlulardaki fıskiyeli havuzların ve gölge veren asmaların yarattığı mikroklima, modern mühendisliğin bugün hala taklit etmeye çalıştığı bir "zaman ve mekan" uyumudur.